Bulut bilişim nedir?
Bulut bilişim nedir?
Bu yazımızda bulut bilişimin ne olduğundan ve bu kavramın ortaya çıkışıyla birlikte hangi süreçlerin daha hızlı hayata geçtiğinden bahsedeceğiz.
Yasin Özmen30 Ağu 2022

Bulut denince çoğu kişi internet gibi daha önce var olmayan yepyeni bir teknolojiden bahsedildiğini sanıyor. İnsanlar bu kavramı sanki ortada herhangi bir makine olmadan internette veya tamamen farklı bir ortamda yani “bulutta bir yerde” verilerin tutulması olarak algılıyor. Bu nedenle konumuzun daha iyi anlaşılması adına en temelden bazı bilgileri hatırlatarak başlamak istiyorum.

Sadece Türkçe bilen bir kişiyle sağlıklı bir şekilde anlaşmak için Türkçe bilmek gerekir. Eğer biz bu kişiye Fransızca cümleler kurarsak bizi hiç bir şekilde anlamayacaktır. İşte biz insanlar ile bilgisayarların iletişimi için ise 1 ve 0’lar gerekir. Bilgisayarlar sadece bu makine dilinden anlarlar. Teknolojinin gelişmesiyle birlikte bilgisayarlarla iletişim kurarken direkt olarak 0 ve 1’leri kullanmayız. Onun yerine konuşma diline daha yakın olan ve içerisinde komutlar bulunduran programlama dillerini kullanırız. Programlama dilleri aracılığıyla yazdığımız kodlar bilgisayarımıza yüklediğimiz derleyiciler tarafından makine koduna yani bilgisayarın anladığı dile çevrilir ve çalıştırılır. Bu sayede bizler bilgisayarlara emirler vererek bir şeyler yapmasını isteriz. İlgili kişiler tarafından programlama dilleri kullanılarak bilgisayarlara verilen bir dizi emir sonrası hayata geçirilen ve bir sorunu çözen dijital ürünlere yazılım denir. 

Yukarıda belirttiğimiz “…derleyiciler tarafından makine koduna çevrilir ve çalıştırılır...” kalıbı konumuz için çok önemlidir. Buradan anlıyoruz ki bir yazılımın çalışması için bir bilgisayar gereklidir. Bilgisayar kapandığı zaman artık o yazılımı kullanamayız. Peki her gün defalarca girip kullandığımız ve aynı anda milyonlarca kişinin erişim sağladığı mobil uygulamalar ve web uygulamaları nerede çalışıyor? Madem ki bir yazılımın çalışması için yazılımın bir bilgisayara yüklü olması gerekiyor ve bilgisayar kapandığında bizler yazılımı kullanamıyoruz, o zaman günlük hayatta istediğimiz saatte kullanabildiğimiz bu uygulamaların sürekli erişilebiliyor olması için onların yüklü olduğu bilgisayarların hiç kapanmayan ve milyonlarca isteği kaldırabilecek seviyede güçlü olması gerekiyor. 

Hiç kapanmayacak ve sürekli çalışacak bilgisayar ihtiyacı ise aşağıda sayacağımız konuları halletmemiz gerekeceğinin habercisi.

  • Bu bilgisayarın bulunacağı ortamın elektrik kesintisi gibi durumlardan etkilenmeyecek şekilde dizayn edilmesi gerekir. 
  • Bilgisayarlar sürekli çalışacağından dolayı ısınma problemleri olmaması için bulundukları odada klimaların çalışması gerekir. 
  • İnternet üzerinden insanların kullanabilmesi için internet altyapısı kurmak gerekir. 
  • Uygulamamız bu bilgisayarda yüklü olduğu için bilgisayarın güvenliğinin sağlanmış olması ve belirli güvenlik uygulamalarının yüklenmesi gerekir. 
  • Odanın fiziksel olarak güvenliğinin sağlanması gerekir. Herkesin odaya girip çıkmasını engelleyecek bir giriş çıkış sistemi kurulmalıdır.

Bu anlattığımız özelliklere sahip olan, içerisinde uygulamaların çalıştığı ve bu yüzden sürekli açık olan güçlü bilgisayarları (yani sunucuları) barındıran yerlere veri merkezi denir. 

Maliyet açısından bakarsak tahmin edilebileceği gibi yukarıda saydığımız özelliklere sahip bir veri merkezinin kurulması binlerce hatta büyüklüğe göre değişmekle birlikte milyonlarca dolar maliyet demektir. Ayrıca bu merkezin kurulmasıyla birlikte de “her şey tamam” diyemiyoruz. Sürekli devam edecek bakım masrafları ve bu bakımdan sorumlu elemanlar uzun vadede veri merkezinin kurulum maliyetini bile geçebilir. 

Zaman açısından baktığımızda sunucuların ve sunucuların sağlıklı çalışması için gereken diğer malzemelerin sipariş edilmesi, kargo süreçleri, kurulumları haftalarca sürebilir. Ürün istediğimiz gibi çıkmayabilir, arızalı olduğu için iade edilmesi gerekebilir. Bütün bunlar zaman açısından yaşanması muhtemel zorluklardır ve bizi yüksek miktarda bir maliyetin altında bırakır. 

Tüm bunlarla birlikte bulut bilişimin tarihsel sürecinde önemli bir yere sahip olan sanallaştırma teknoloji henüz hayatımızda yokken yaşadığımız bir başka önemli sorun daha vardı. Bahsettiğimiz zorlu ve maliyetli sürece katlanıp veri merkezimizi kurduktan sonra şirket içinde yeni bir uygulama geliştirildiğini düşünelim. Sanallaştırma teknolojisi olmadığı için bir sunucunun donanımsal kaynaklarını birden fazla işletim sisteminde paylaştırma ve izolasyon sağlama imkanımız bulunmadığından (teorik olarak mümkün olsa da sistemsel karışıklık yaşanmaması için izolasyon ihtiyacı bulunuyordu) mecburen her yeni uygulamada yeni bir sunucu kurulumu yapmamız gerekiyordu. Yani bir sunucuda sadece bir uygulama çalışabilirdi. Yeni çıkarılacak olan her yazılımda tekrar siparişler verilir ve bekleme süresi başlardı. Yine zaman ve maliyet açısından ekside olduğumuzu söyleyebiliriz. Bir diğer kötü durum ise bazı yazılımlarımızın sunucu bilgisayarlarının kapasitesinin çok altında kaynak tüketmesiydi. Kullanılmayan kaynaklar boş bir şekilde kalıyordu. 

Sanallaştırma teknolojisinin ortaya çıkışıyla birlikte günümüzdeki bulut bilişim teknolojisinin önü açıldı. Bir fiziksel makinenin üzerinde birden fazla sanal makine kurmamıza imkan tanıyan ve makinenin donanımının izole bir şekilde paylaştırılmasını sağlayan bir teknoloji olan sanallaştırma teknolojisi sayesinde bir sunucu içerisinde birden fazla işletim sistemi birbirinden izole bir şekilde kurulup çalıştırılabilir hale geldi. Bu sayede bir sunucuda birden fazla uygulama çalıştırılabiliyordu. Sunucuda boşta kalan ve kullanılamayan donanım kaynakları kullanılabilir oldu. 

Ancak veri merkezlerinin yüksek kurulum maliyetleri devam ediyordu. Şirketler ortak veri merkezleri kurma yoluna gitti. Soğutma, güvenlik, elektrik, internet altyapısı, veri merkezi kirası gibi maliyetlerin paylaşılması adına birkaç şirket birleşip paylaşımlı olarak veri merkezleri kurmaya başladılar. Her firmanın kendine ait sunucu kabini bulunuyordu ve veri merkezinin diğer maliyetleri ortak olarak paylaşılıyordu. Hatta başka şirketlere yer kiralaması da yapılabiliyordu. Firmalar artık yeni veri merkezleri kurmaktansa bu şekilde kurulmuş veri merkezlerinden alan kiralama ile sunucularını barındırıyordu. Bu sebeple şirketlerin maliyetleri düştü. Ancak sorunlarımız tamamen çözülmüş değildi. Paylaşımlı veri merkezleri kurulmuş olsa da yine de her şirket kendi sunucusunun bakım, kurulum ve konfigürasyonundan sorumluydu. 

Bundan sonraki aşamada ise günümüzdeki bulut bilişim kavramının temelinde yatan bir yola başvuruldu. 

Veri merkezi sahipleri, veri merkezi içindeki kendi sunucu altyapılarını kurarak bu sunucular üzerinde sanal makineler oluşturup bu sanal makineleri müşterilerine kiralamaya başladılar. Artık ihtiyacımız olduğu anda firmalarla irtibata geçip veya bize sağlanan bir arayüz üzerinden ihtiyacımıza uygun bir sanal makine oluşturup kiralayabilir hale geldik. Bu sayede altyapı kapasite planlaması ve veri merkezi kurulumu ile uğraşmıyorduk. Saniyeler içinde bir makine oluşturup kullanmaya başlayabiliyorduk. İşte bu sürece infrastructred as a service denir. Yani altyapının servis olarak sunulmasıdır. AWS’in EC2 hizmeti örnek olarak verilebilir. Ancak bulut bilişimi sadece yukarıda anlattığımız IaaS ile sınırlamak mümkün değil. Günümüzde bulut bilişim şemsiyesi altında IaaS dışında, PaaS ve SaaS gibi yöntemler de vardır. Bunların hepsi bulut bilişim kavramı içinde yer alır. Bunlara kısaca göz gezdirelim.


 

PaaS (Platform as a service)

Bu modelde sadece uygulamamızın çalışmasından ve verilerimizden sorumlu oluruz. IaaS modelinden farklı olarak işletim sistemi, middleware, sunucu yönetimi gibi konulardan da sorumlu olmadığımız modeldir. AWS Elasticbeanstalk servisi bunun bir örneğidir. Yazılım ekipleri altyapıda çalışan servisleri yönetmekle zaman kaybetmeden sadece uygulamadan sorumlu olarak işlerine devam ederler. 

 

SaaS (Software as a service)

Bu modelde ise sadece yazılımı kullanırız. Evet tam olarak böyle diyebilirim. Herhangi bir kurulum ile uğraşmadan web üzerinden erişip kullanırız. Günlük hayatımızda kullandığımız Gmail, Drive gibi birçok hizmet birer SaaS örneğidir. Kullanıcılarına bulut tabanlı yazılım hizmeti sunarlar. 

On premises (kendi veri merkezimizi kurmak), IaaS, PaaS ve SaaS modellerini daha iyi anlamak için pizza as a service benzetmesini kullanabiliriz. Eğer üzerinde pizzayı yiyecek olduğumuz masanın hazırlanmasından pizzanın hazırlanışına, ondan sonra ise her şeyin toparlanıp yıkanmasına kadar bütün süreci biz gerçekleştiriyorsak buna on premises diyebiliriz. Eğer pişirmeye hazır donuk bir pizza alıp pişirip yeseydik IaaS modelini kullanmış olacaktık. Burada un, su, tuz gibi altyapı servisleriyle uğraşmadık. Diyelim ki pizzayı fırında pişirmekte bizim için yorucu oluyor o zaman bir yemek sipariş uygulamasından pizza siparişi verip yersek PaaS yöntemini kullanmış oluruz. Sadece çatal ve bıçağı yıkayıp masamızı toplarız. Ama eğer sadece pizza yiyip uyumak istiyorsak karşıdaki pizzacıya gidip pizzayı yer ve çıkarız bu ise SaaS modelidir. 

 

Kaynaklar

Miuul topluluğunun bir parçası ol!

Abone ol butonuna tıklayarak Miuul'dan pazarlama ve haber içerikleri almayı onaylıyorum.